İnsanoğlunun üstesinden gelemediği tek gerçek duygu "korku"dur. Bilinmezliğin verdiği korku. İçine düştüğümüz bir durumun nedenini merak ederiz, ama konunun içini araştırdığımızda altından nelerin çıkacağına dair en ufak bir bilgimiz dahi olmadığını fark ettiğimiz zaman, yaşadığımız en gerçekçi duygu kesinlikle "korku"dur. Bu duyguyu, Konami firması tarafından Şubat 1999 tarihinde PlayStation platformuna özel olarak piyasaya sürülen ve sonrasında “korku” kavramını kökünden değiştirecek olan “Silent Hill” isimli bir başyapıtta, Harry Mason ile küçük kızı Cheryl'ü ararken en gerçekçi biçimde yaşadık. Sıra dışı yapısıyla, daha önceden hiçbir oyunda görmediğimiz (ve asla da göremeyeceğimiz) bir ortamda, daha önceden hiç yaşamadığımız (ve asla da yaşayamayacağımız) olaylara tanık olduk ve tarif edilemeyecek duygulara kapıldık. Daha sonradan seriye dönüşecek olan Silent Hill’in ilk oyunu, Harry Mason ve kızı Cheryl’ün başından geçen olayları konu almaktaydı. 32 yaşlarında ve mesleği yazarlık olan kahramanımız, eşinin ölümünden sonra hayata tutunmasını sağlayan 7 yaşındaki kızı Cheryl ile tatile gitmeye karar vermişti. Tatil için seçilen mekan ise Silent Hill kasabasının ta kendisiydi. Aslında “Dünyada o kadar gidilecek yer varken, ne diye Silent Hill’i seçti bu adam?” diye düşünebilirdik ama Mason o kararı vermeseydi, belki de böyle bir başyapıt ortaya çıkmayacaktı. Bu noktada Harry Mason’ı kutlamamız gerekiyordu! Başına geleceklerden habersiz bir şekilde küçük kızı Cheryl ile yola çıkan Harry, kasabaya yaklaştıkları sırada aniden yollarının üzerine çıkan bir kız çocuğuna çarpmamak için direksiyonu kırmış ve akabinde gerçekleşen trafik kazasıyla birlikte kendilerini Silent Hill kasabasında bulmuşlardı.
Kazadan bir süre sonra kendine gelen Harry Mason, Cheryl’ün araçta olmadığını görünce, paniğe kapıldı ve o anda yapılabilecek en akıllıca hareketin, araçtan çıkıp onu aramaktan başka bir şey olamayacağına kanaat getirdi. Bu şekilde de kontrolü elimize alıyor ve kasabada Cheryl'ü aramaya başlıyorduk. Silent Hill, atmosfer olarak oldukça soğuk bir izlenim yaratıyordu. Dış mekanda yağan kar ve esen soğuk rüzgar, zorlu bir maceranın habercisi konumundaydılar. İlerledikçe bulduğumuz cep radyosu ve el feneri, sağımızı solumuzu görmemize yardımcı olup, yaklaşan tehlikeleri önceden haber veriyorlardı. Silent Hill, piyasaya ilk çıktığı zamanlarda genel görünüşü itibarıyla bir nevi "Resident Evil kopyası" olarak görülse de, konusundaki büyüleyicilik ve derinlik, Silent Hill'i kısa zamanda Resident Evil'dan ayrı yere oturttu ve böylelikle Konami firması, oyun dünyasına bir başyapıt hediye etmiş oldu.
İlk oyununun yarattığı etkiden sonra dolayısıyla bir devam oyunu bekleniyordu haklı olarak. Neyse ki bir süre sonra beklenen haber de gelmişti. Silent Hill'in yapımında görev alan Team Silent (KCET) ekibi, Silent Hill 2'nin yapımına başlamıştı. Bu seferki oyunumuzun konusu ise James Sunderland isimli bir adamın etrafında dönüyordu. Eşi Mary’yi üç yıl önce ölümcül bir hastalık nedeniyle kaybeden James, ölümünün üçüncü yılında ondan gizemli bir mektup alır. Mektupta yazılanlara bakılırsa, Mary, James'i Silent Hill'deki "özel yerlerine" çağırmaktadır. Buna bir anlam veremeyen James, olanların mantık dışı olduğunu düşünse de kafasındaki soru işaretlerine bir cevap bulabilmek amacıyla derhal Silent Hill'e gider ve ilk oyundan tanıdığımız o meşhur sis tabakasının altında yatan sırları araştırmaya başlar.
Oyuna genel olarak baktığımızda, Playstation 2'nin de donanımsal gücünden faydalanarak grafiksel anlamda haliyle ilk oyundan daha gelişmiş bir kaliteyle geldiğini görüyorduk. Çevre detayları ve ışık - gölge oyunları daha gerçekçiydi. Tabi bu gerçekçilikten, kasabayı kaplayan sis bulutu da nasibini almış bulunmaktaydı. Öyle ki, artık çok daha detaylı olarak karşımıza çıkıyor ve ilk oyundaki kasabanın mistisizmi de bu oyunda katlanarak artırıyordu. Ayrıca ilk oyundan alışkın olduğumuz radyomuz ve fenerimiz de, bu ikinci oyunda yine bizimle birlikteydiler.
Silent Hill 2, belki yapı itibarıyla ilk oyunu geçememiş olabilirdi ama yine de genel anlamda en geniş dünyaya sahip olma açısından serinin tepe noktasını oluşturmaktadır.