Gündelik işler sıkıcıdır. Kimse –eğer son anda tuvalete ulaşmadıysa- işemekten zevk almaz, elini pantolonuna sokup cüzdanını çıkartmaktan, kapıyı açarken kapı kolunu kullanmaktan veya bir musluğu çevirmekten haz almaz. O gün neler yaptığını düşünen hiç bir insanın aklına “dolabı açtım içinden kırmızı tişörtümü aldım ve onu giydim” gelmez. Çünkü gündelik işler özelliksizdir, önemsizdir. Baş kahramanının her kapı açışında “kapı koluna uzandı ve kolu sağa doğru bükerek kapıyı açtı” diyen bir roman bugüne kadar çok şükür yazılmamıştır. Başına gelen bir olayı sabah kalktım, banyoya gittim yüzümü yıkadım, sonra üstümü giydim diye anlatmaya başlayan bir insanı da kimse sevmez, dinlemek istemez. İnsan, hayatını böylesine birbiri ardına sıralanmış rutinlerle yaşarken neden dinlemek istesin ki zaten?
Quantic Dream her insanın her gün yaşadığı bu rutin sıradanlığı bir de sanal olarak önümüze getirmiş bulunmakta. Bir oyun karakterinin kapıyı açmasını veya arabayı sürmeden önce kontak anahtarını çevirmesini sağlamak o karakterle daha fazla bütünleşmemize onla empati kurmamiza hizmet edebilecek mi? Yoksa sıradanlığın o anlamsızlığında kaybolup gidecek ve bir süre sonra gereksizce harcanan bir zamana mı dönüşecek? İşte Heavy Rain’den hoşlanmak veya hoşlanmamak da bu sorunun cevabına bağlı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde neden bu kadar çok seri katil var bilemiyorum. Veya gerçek hayattaki seri katil sayısı, dizi, film, kitap ve şimdi de oyunlarda karşımıza çıkan kadar mı onu da bilemiyorum. Dizileri, filmleri baz alırsak her 10 kişiden biri manyak olmalı çünkü. Heavy Rain de bir seri katil hikayesi. Fakat hikaye dört ayrı kişinin gözlerinden anlatılıyor.
Oyundaki sapığımızın ismi Origami Killer. Kafasını 8-10 yaşındaki çocuklara takmış durumda. Cesetlerden anladığımız kadarıyla her bir çocuk boğularak ölmüş fakat ne cinsel yönden taciz edilmişler ne de fiziksel olarak bir darp söz konusu. Her birinin baş ucunda bir origami figürü ve bir orkide bulunuyor. Bunun dışında çocukların nerede boğulduğu veya katilin kim olduğuna dair en ufak bir ipucu bile yok. Fakat elbette yaklaşık 10 saat sürecek olan macera bizi katile doğru götürecek.

Karakterlerimiz; koca göbeği ve giyiniş stili ile klişeye birebir uygun olarak tasarlanmış polis eskisi bir dedektif, son model zamazingoları ile bir FBI ajanı, hayatın binbir türlü tokatını yemiş bir baba ve oyunun başında ne olduğunu bilemediğimiz bir kadından ibaret. İsimleri elbette biliniyor ama oyunda hiçbir karakter derinlikli olarak işlenmediği için şimdi ben de burada söylemeyi anlamsız buluyorum. Oyun dört farklı karaktere odaklandığından olsa gerek malesef hiçbirini düzgün olarak işleyememiş. Birisi dışında karakterlerin geçmiş yaşamları hakkında bir bilgimiz yok, oyun da zaten onların geçmişi ile pek ilgili değil, neredeyse figüran olarak kullanmış.
Oyunla ilgili ilk videoların gösterilmesiyle beraber Heavy Rain’in kontrolör üzerindeki tuşlara ekranda görüldükleri anda ve sırada basmak anlamına gelen Quick Time Event yani bir QTE oyunu olduğunu biliyorduk. Bu sistem Shenmue’da unutulması güç bir başarıyla uygulanmış, Quantic’in bir önceki oyunu olan Fahrenheit’te kullanılmış ve sonradan God of War ile saf aksiyon oyunlarına taşınmıştı. Fakat QTE bu saydığımız oyunlarda asla oyunun ana omurgasını oluşturmuyor, sadece oyuna bir aksiyon getirmek amacıyla kullanılıyordu. Heavy Rain’de ise oyunun tamamı QTE üzerine kurulmuş durumda. Hatta yazımın başında söylediğim gibi kapı açmak gibi basit bir işlem de bile QTE kullanılmış. Oyunun QTE’yi zekice kullandığı anlarda ben de oyundan büyük zevk aldım. Fakat oynanış süresinin çok büyük bir kısmını oluşturan sıradan QTE’ler ise sadece hikayenin o bölümünü bitirmek için yapmanız gereken hareketler olarak kalıyor.